...Yanımda bir üniversite öğrencisi, tek kelime muhabbetimiz olmuyor. Bir kez daha anlıyorum ki lüks trenler bana göre değil, yolculuğa dair hiçbir hareketlilik yok, ben Anadolu yolcusuna öylesine alışmışım ki, tren benim için birliktelik olmuş, her anlamda paylaşım olmuş, otobüste mi gidiyorum, trende mi anlamıyorum.

Bu insanlar trenin ruhuna yabancı, bu insanlar paylaşmak için binmemiş trene, bu insanlar gidecekleri yere varmak için binmişler. Oysa benim için varmaktan ziyade hep; yol, yolculuk, insandı önemli olan. Ben en iyisi insan öykülerinden vazgeçip bozkırları, köyleri seyredeyim. Trende olduğumu, yolda olduğumu buralardan hissetmeye çalışayım.

Birbirinden güzel renkleriyle gün doğumunu izliyorum, yolumuz az kaldı, bu güzelim yeşil yollardan Belemedik’e giriyoruz. 1888 yılında II. Abdülhamit ile Alman İmparatoru, Haydarpaşa’dan Bağdat - Halep - Şam’a kadar demiryolu ağının kurulmasını planlanmıştır. Bu planla Osmanlı asker, eşya, yolcu taşıyacak, Almanlar da petrol kaynaklarına ulaşacaktır. Bu demiryolu ağının en önemli ve en zor geçişi Belemedik’tir.
Belemedik küçük bir istasyon, aralık ayında Adana dönüşü buradan geçerken bu coğrafya büyülemişti beni, iki dağ arasında küçük bir yerleşke ve küçücük, insanı sarmalayan bir istasyonu var, “evet” demiştim, “ben burada yaşamalıyım.” günlerce de oradan arazi araştırmıştım ve sanırım yaşlılığıma dair bir hayal olarak büyüteceğim içimde. Belemedik’ten sonra trenimiz, 1905 yılında Almanlar tarafından yapılan 22 tünelin birinden çıkıp bir diğerine giriyor, tünellerde devam eden bir yolculuk.

Ve işte Hacıkırı, vagonumuz burada Çukurova Mavi Treni’nden kesilecek ve akşama kadar bu küçük istasyonda bizi bekleyecek. İner inmez planımız tünellerden geriye yürümek ve ben illa ki Belemedik’e kadar tünellerden yürüme konusunda ısrar ediyorum. Demiryollarının bu coğrafyaya kattığı anlam beni öylesine etkiliyor ki, içimden gelen sese hiç kulak asmıyorum, o ses ki yıllardır ruhumda beni bekleyen sinsi bir düşman gibi sürekli pusuda. Bakın benimle Hacıkırı’ya kadar gelmiş ve şimdi tam da tünellerden yürüyüşe geçeceğimiz bir sırada “gitme” diyor, öylesine heyecanlıyım ki kaygımın sesine kulak verecek durumda değilim.
İlk tünelimiz 3 km, karşıdan trenin geldiği haberini aldık telsizle, tren geçerken biz tünel duvarına yaslanacağız. Tünelden girdik, tünelin başından sızan ışık da kesilince zifiri bir karanlıkta ilerliyoruz, kaygım yükseliyor ben umursamıyorum, kaygım yükseliyor ve ben umursanıyorum, ben umursamıyorum, ben umursamıyoruuuuuuuuum derken bir bakmışım sağlıksız düşünceler kurmaya başlamışım; ya treni fark edemez de bize çarparsa, ya tren geçerken trenin önüne katıp getirdiği akım nefesimi keserse, ya tren geçerken duvara yaslandığımda başım dönerse ve geriye düşüp tren beni ezerse, ya... ya... diye uzayıp giden kaygı bozukluğunun oluşturduğu sağlıksız düşünceler.

Baktım yanımda Selami Şef var, Selami Şef’e “dönelim” dedim, ama ciddiyetimi anlayamadı herhalde, çünkü tünellerde yürüme konusunda en ısrarlı bendim, artık sesim ağlamaklı çıkıyor, karanlık olmasa ve yüzümün atmış rengini, ifademi görseler sanırım ne kadar ciddi olduğumu anlarlardı. Ve bir ses; “haydi Elif çıkalım.” Bu Hazım Abi’nin sesi, işte bu cümle ile içim biraz olsun ferahlıyor, geriye dönüyoruz ikimiz, ama sağlıksız düşünceler peşimi bırakmıyor, ya tünelin içinde trene yakalanırsakla başlayan onlarca cümle, arkaya bakıyorum, hızlı hızlı yürüyorum, yandaki duvarlara çarpıyorum, yüzümden soğuk terler akıyor, terlerimi silerken arkaya bakıyorum, koşmaya çalışıyorum, tökezliyorum, duvarlara çarpıyorum, hızla çarpıyorum duvarlara.
Ve ışık, dışarıdayım, tren henüz yok, ama Hazım Abi’de yok, tünelden çıktığımda duvarlara çarpmaktan Arap Bacı’ya dönmüşüm ve adım da sonra arkadaşlar arasında Arap Bacı olarak kaldı. Ama dışarıdayım ya, ışığı gördüm ya, nefesim kesilmedi ya bırak Arap Bacı olayım. Hacıkırı istasyonuna gidiyoruz, orda istasyon görevlileri ile oturup arkadaşların dönmesini bekleyeceğiz, istasyon görevlileri ile muhabbet, tabi çaylar demleniyor. Yavaş yavaş kaygım diniyor.
Toros Dağları’nın arasında bir tren istasyonunda çay içmek ne kadar güzel, hele de sabah vaktiyse…

3 Nisan 1920 sabahı böyle güzel bir güne doğmuyordu ama Hacıkırı. Fransızlar Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzaladıktan sonra 7. maddeyi bahane ederek Ocak 1919’dan sonra Adana, Antep, Urfa, Maraş’ı işgal etmeye başlamışlar ve Belemedik’e bir hastane ve onarım atölyesi kurmuşlardı. Bu atölyelerde çalışan Fransız, Ermeni, Rum işçi ve ustalar vardı. Anadolu halkı bu haksız işgalleri protesto ederken bir yandan da Kuvayi Milliye’yi oluşturuyordu. Belemedik, Fransız kuvvetlerinin ikmal ve irtibatı açısından önemli bir yerdi o zamanlar, taa ki 3 Nisan 1920 sabahına kadar, 3 gün boyunca savaşılmış ve sonunda Milli Kuvvetler Hacıkırı’yı ele geçirmişlerdi. Sonra Belemedik sonra da Pozantı ele geçirilmişti. Adana, Antep, Urfa, Maraş Karayılan gibi yürekli Anadolu insanınca işgal güçlerinden geri alınmıştı.
Tünelden çıkanlar bizim arkadaşlar, anlattıkları, gördükleri, yaşadıkları heyecan bir kez daha burktu içimi, bu arada zaman geçmiş günü ortalamışız. Şimdi pusulamız Varda Köprüsünü gösteriyor. II. Abdülhamit döneminde Almanlar tarafından yapılan mimari harikası bir köprü, mimarı olan bayan, köprünün yapımı sırasında düşerek öldüğü rivayet edilir. Uzun bir süre Varda Köprüsü’nde dolaşıyoruz, trenlerin köprünün üzerinden geçişini bekliyoruz, bu kadar dağın, kayalığın arasında 100 yıldan beri dimdik ayakta duran bir köprü, Toros Dağları’nın yüreği. Üzerinden tren geçerken daha bir heyecanlanır, sığmaz içi içine. Mustafa arkadaşımız bu bölgeyi daha önce gezdiğinden, kayalar üzerinde bir deniz kabuğu gördüğünü söyledi, birlikte aramaya başladık ve evet önümüzdeydi, gördüğümde o kadar heyecanlandım ki..
Yıllardır okullarda Toros Dağları’nın nasıl oluştuğuna dair öğretmenlerimiz hep “Tetis Denizi’nin, Afrika plakasının Avrasya plakasına hareketiyle sıkıştırılması sonucu denizin tabanında var olan binlerce metre kalınlığındaki çökel tabakalarının yükselerek dağ haline dönüşmesiyle oluşur.”diye anlatmıştır. Tabi ki bu bahsedilen 3. zamanda olmuştur. Farkında mısınız bilmemem ama biz 3. zamanda oluşmuş coğrafi şekillerin üzerinde dolaşıyoruz, Hacıkırı’da, çocukluğunda Toros Dağları’nda çobanlık yapmış bir abiyle konuştuk, o da; “hayvanları otlatırken bir sürü deniz kabuğu bulur, bunları toplardık” dedi ve bizi daha da heyecanlandırdı.

Ne kadar çok şey öğrendim bu gezide, düşüncelerim bir tarihe gitti, bir coğrafyaya. Şimdi tekrar tarihe gidiyoruz. Hacıkırı köy kahvesindeyiz, Hacıkırı’ya bir grup misafirin geldiğini duyanlar kahveye geliyor, köy erkekleri hep demiryolcu, Almanlar, Fransızlar, tarihte olup bitenler muhabbetimizin konusu. Artık istasyona dönme zamanı biraz dinlenip yola çıkacağız, ama benim odaya kapanasım hiç yok, eğer buradaysak bu güzellikleri daha çok yaşamalı, istasyonda kız çocukları ile konuşuyorum. İlla ki fotoğraf makinasıyla çekim yapmak istiyorlar, Hacıkırı istasyonunda onlara küçük bir atölye yapıp nasıl çekim yapılacağını gösteriyorum.

Salan vagonumuz İç Anadolu Mavi Treni’ne eklenip Adana’ya gidecek ve sonra Adana’dan Toros Expresi’ne eklenip gezdiğimiz yerlerden dönüşe geçecek...